Bismillâhirrahmânirrahiym.

Yâ Cemilu Yâ Allâh
Yâ Karîbu Yâ Allâh
Yâ Mücîbu Yâ Allâh
Yâ Habîbu Yâ Allâh

Yâ Raûfu Yâ Allâh
Yâ Atûfu Yâ Allâh
Yâ Ma’rûfu Yâ Allâh
Yâ Latîfü Yâ Allâh

Yâ Azîymü Yâ Allâh
Yâ Hannânü Yâ Allâh
Yâ Mennânü Yâ Allâh
Yâ Deyyânü Yâ Allâh

Yâ Subhânü Yâ Allâh
Yâ Emânü Yâ Allâh
Yâ Bürhânü Yâ Allâh
Yâ Sultânü Yâ Allâh

Yâ Müste'ânü Yâ Allâh
Yâ Muhsinü Yâ Allâh
Yâ Mütealü Yâ Allâh
Yâ Rahmânü Yâ Allâh

Yâ Rahîmü Yâ Allâh
Yâ Kerîmü Yâ Allâh
Yâ Mecîdü Yâ Allâh
Yâ Ferdü Yâ Allâh

Yâ Vitru Yâ Allâh
Yâ Ehadü Yâ Allâh
Yâ Samedü Yâ Allâh
Yâ Mahmûdu Yâ Allâh

Yâ Sadıka'l-vâ’di Yâ Allâh
Yâ Âliyyü Yâ Allâh
Yâ Ganiyyü Yâ Allâh
Yâ Şâfî Yâ Allâh

Yâ Kâfî Yâ Allâh
Yâ Muâfî Yâ Allâh
Yâ Bâkî Yâ Allâh
Yâ Hâdî Yâ Allâh

Yâ Kâdiru Yâ Allâh
Yâ Sâtiru Yâ Allâh
Yâ Kahhâru Yâ Allâh
Yâ Cebbâru Yâ Allâh

Yâ Gaffâru Yâ Allâh
Yâ Fettâhu Yâ Allâh




MEĞERKİ HAYATIMIN EN GÜZEL YERLERİYMİŞ O YERLER  EN GÜZEL SESLER  HEPSİNİ ÖZLEDİM İNSAN BAZI ŞEYLERİN KIYMETİNİ KAYBEDİNCE ANLIYOR....


 
Kendisini karşılayan sekretere Nazif Bey’le görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:

— Nazif Bey mi? dedi.

— Evet, Nazif Bey! diye cevap alınca,  hüzünlü bir ses tonuyla:

— Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu, dedi.
 
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine…

— Ya, öyle mi...? diyebildi sadece.
   
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

Kendisini toparlayıp:
— Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba? diye sordu.

— Evet, var, oğlu Selim Bey... Titrek bir sesle:

— Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.

Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye:

— Selim Bey oldukça meşgul bir insan randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim, dedi ve telefona yöneldi. Sonra:

— Kim diyelim efendim?" diye sordu.

— Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım,  cevabı üzerine sekreter dâhili telefonu çevirdi.

Daha sonra mütebbessim bir çehreyle:

— Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin, dedi.

Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak:

— Buyurun!  dedi.

O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak:

— Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir, dedi.

— Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun, dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:

— Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu anı bekledim,  dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.

— Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."

Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:

— Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım.

Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidası gibi dizildi cümlelerine:

— Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?

Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı:

— Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık. dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve:

— Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.   

Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı 

— Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki, ama neden?" dedi.   

Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak:
    
— Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.   

— Emanet mi? dedi.   

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine:

— Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.

Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi. 

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.

Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek:

— Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum. dedi. Bana yalnızca maddi destek vermedi, manen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. Sana bunun için burs vermedim, diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum.  dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mana veremediği diğer tabloya kaydı.   

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.

Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti: 

“Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.   

Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

“Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına Gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.   

Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümle de:

"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."   

diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp:
— Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mana veremedim, dedi.   

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin Bir nefes alarak:
   
— Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.

Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.  O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...

Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam:

— Bir müddet zeytin yiyeceğiz,  sonra... dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi:
— Alışacağız, dedi. 

Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle:

— Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız, diye haykırdı. Bunun üzerine babam:   

— Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız. dedi   

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,  babam elimden tuttu:

— Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz, dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.

Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.   

İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla:

— Yoruldum dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde:

— Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,  bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.

Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:

“Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.”
 
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.   
   
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı:

— Bugün, benim için ne manaya geliyor biliyor musunuz? dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.

Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.

Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. 

Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.

Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alakasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.

Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

Babam nihayet kendisini topladı ve:

— Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime:
— Bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun, demiştim.

 Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı. dedi.

Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.

Bu çoraplar her gün bana: “Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.” diyor.

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotoğrafa hayran hayran baktı:

— Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım.
Selim Beye döndü ve:

— Siz ne yapardınız? diye sordu. 

Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
 
— Bir müddet zeytin yerdim, sonra... dedi ve gülümsedi. 

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Bey’in masasına bırakıp çıktı.

Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı: 

— Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz. dedi.

Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.

Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.  Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

Sevgili Mehmet Bey oğlum, 

Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...

Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lakin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
 
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

                                                                                                                                             Sevgilerimle,
                                                                                                                                              Nazif Cebeci.



Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.

Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.

Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi. 
.


Belki bir gün döner dediğin sevgili / Hani nerede..
Oturup ırmak kenarlarına,
Türkan sultanın, al yazmalımı beklemesi gibi bir Türk filmi değil ki hayat..
O kadar cesur değil ki..
Önünde akan su gibi hızlı bir debide akıp gidiyor.
Değer verdiğin, umut ve özlemle beklediğin her şeyi önüne katarak..

Bir ağaçta değildir hayat / Hazanı ve baharı olan..
Yemyeşil dal uçlarında yeniden tomurcuklanan..
Beklenilen her saniyenin / yani yaşanmamış her anın borç hanene yazıldığını unutma..
Ve bir gün dönüp baktığında geriye, sadece bol sıfırlı günler görürsün / o kadar.

Attığın her adımı bir amaç için at / Çukura gelmesin adımların..
Ve düşün / her adım atışında düşün..
Nankörlük etmeden hayata ve dostlarına, kendin için bir şeyler yap bugün..

Bırak kim ne derse desin..
Hayatı kabul et, senin bu hayat..
Ve inan yaşayamadığın için bir başkasının üzüleceğini sanma..
Gidene takılıp düşlerine zarar verme / Önünü kapatma hayallerin..
Hedeflerin ulaşılmaz zor hedefler olsun,
İşte ve aşkta ulaşılmazı iste her zaman..
Bunun senin en doğal hakkın olduğunu unutma..

Boş bir fanus olmasın ömrün / Ya da bir balon gibi sönmesine izin verme..
Dört duvar arasında sıkışmasın düşlerin..
Perdeleri, pencereleri hep açık tut..
Saçlarını bağlama bugün mesela / Bırak rüzgarla öpüşsün uçları,
Ve yüzünün parıltısı aksetsin gökyüzüne.
Serinden esen yelle bir nefes gönder sonsuzluğa..
Denize taş at, dalgalarla sek sek oynayarak..
Yanaklarında tebessüm eksik olmasın..

Ağlarken gülmeyi başaranlardan ol..
Kimsenin seni sevmediği, sevemeyeceği kadar sev mesela..
Sevginle korkut seni seveni / Taşıyabilecekse başlasın...

İşte o zaman bir gün gelip bitmez, aldanma, yanılma olmaz..
Şeffaf ol her zaman ve bunu iste..
Yalanın, riyanın, maceranın kapısına uğrama hiçbir zaman..
Ve hayatına kimle olursa olsun girmesine izin verme / bu üç illetin.
Unutma;
Yalan saygıyı bitirir, Riya sevgiyi eritir, Macera ise seni bitirir...
.

Keşke tanımasaydım seni
Omuzlarıma bu kadar yük binmezdi o zaman
Gözlerim ağlamayı bilmezdi
O kadar sık kalbim çarpmazdı böyle delicesine
Benim de ellerim sımsıcak olurdu mutlaka
Geceleri asla uykusuzluk çekmezdim sabaha kadar
Rüyalarım hatta tatlı hayallerim olurdu
Dugusuzca düşünmezdim yokluğunda günlerimi saatleri hep
Hiç üşümezdim böylesine ölü soğukluğunda
Hırsım takip etmezdi beni, kötü kader
Kan çağına dönmezdi gözlerimin ta içi
Kayan yıldızlardın bende farklı dilekler tutardım
Duyardım, anlardım yanımaşımda konuşulanı
Hayretim bu kadar artmazdı o zaman
Bende gülerdim zaman zaman
Deniz ve mehtap benim için önemli olurdu
Hele kara saplı bıçak dostum olmazdı sırtımda
Güneşsiz dunyamda kavrulmazdı ciğerim
Beynim ise böylesine hırçın ağlamazdı
Kar yüreğime damla damla vurmazdı
Göz yaşlarım ruhumu daraltmazdı, benliğimi sıkıştırmazdı
En tiz sesi ile çığlıklar atmazdı göğsüm
Simsiyah yankılar oluşturmazdı uykumda
Saçıma sakalıma bende bakardım
Delicesine bütün gücümle sigaramı çekmezdim
Yada keşke tanımasaydım seni
Keşke
Kara saplı dostum olmazdı
Kar yüreğimde damla damla vurmazdı göz yaşlarımı
Dedim ya GÜLÜM keşke tanımasaydım seni
.

Gitme dayanamam
Sensiz yasayamam
Sevdim seni ben
Asla unutamam

Dayanamam
Birakipta gidersen yasayamam
Terk edipte gidersen alisamam
Beni boyle uzersen dayanamam..inanamam

Ayri kalamam
Yanliz duramam
Sensiz olmuyor
Hasret bitmiyor

Dayanamam
Birakipta gidersen yasayamam
Terk edipte gidersen alisamam
Beni boyle uzersen dayanamam.. inanamam

Dayanamam
Birakipta gidersen yasayamam
Terk edipte gidersen alisamam
Beni boyle uzersen dayanamam.. inanamam.

« Önceki ::